Modern hayat ve gelişmiş teknolojiler, hastalıkları sağıltan yarı tanrı şamanları, efsane İmhotep ve Hermes’i yeniden dönmemek üzere gerçek dışı hayallere gömdü.

Günümüzden daha yirmi yıl öncesine kadar sonsuz saygı ile önlerinde beklenen ve tedavi sonrası vefa borcunun pahalı hediyeler ve paralarla ödenemeyeceği düşünülen hekimlik ve hekimler de artık yoklar…

Aslında herşey Hipokrat’la başladı desek yanlış olmaz… Mısır tıbbının babası Hermes Trismegistus, yani Toth öğretilerinin yeryüzündeki temsilcisi İmhotep’in cerrahi sınırlarını, MÖ 460 yıllarında Anadolu’da İstanköy’de çizmişti Hipokrat. “Önce zarar verme – primum non nocere” ilkesi, Hipokrat kültünü Anadolu halkına aşılarken, ilaçlarla tedavi seçeneği, apselerin yara açmadan iyileştirilebileceğinin gösterilmesi cerrahi tedaviyi neredeyse unutturacak düzeye getirmişti. Ardından Galen, Bergama’nın tapınak mimarisi ile inşa edilen merkezlerinde hekimlik bir çeşit simya-büyücülük olmaktan çıkıp, günümüz tıbbının referans kabul ettiği şekilde, belli formüllerle hastalıkların tedavisi planlanır olmuştu. Bu yıllarda hekimlik yine de tanrısal bilgelik sıfatını koruyordu, zira hastalığı tanımak ve doğru Galenik preperatı seçmek bilgi dışında sezgisel bir yeteneği de gerektiriyordu.

Hekimliğin bu sezgisel yeteneğini kullanarak teşhiste isabetlilik elde etmesi günümüzde de geçerliliğini korumakla birlikte tanrısallıkta son kale bilgisayar teknolojisiyle kırılıverdi, “etkili doğru teşhis için bilgelik”. Yeni gelişen bilgisayar tabanlı nesil, hastalık bulgularından kolaylıkla teşhise ve oradan da en doğru tedavi seçeneğine uzanabiliyor… Evet, hekimler tanrı değil, hatta bir teknisyen, üstelik bilgilerine ihtiyaç olmayacak kadar kusurlu… Bu meslek grubu artık mühendislik mucizeleri olmaksızın tanı koyamayacak kadar kusurlu ve aciz konuma geliyor. Gelişmiş elektronik, navigasyon, robotik teknolojilere nanoteknolojik cihazlar eklenmek üzere ki bu durumda hekimin yerini daha çok informasyon alan, genetik şifreyi kullanarak tanıya giden ve bunu  küçük bir damak-tükrük sıvısından aldığı örnekle, muayene etmeye gerek duymadan yapan mekanik robotlara bırakması çok uzak değil gibi görünüyor.

Genetik şifremizin çözülmesine çok az kaldı. Hastalıkların neredeyse tümünden bir genetik bozukluğun sorumlu olduğu düşünülürse, tedavilerin hücresel düzeye ineceğini tahmin etmek icin medyum olmak gerekmiyor.

Hücresel düzeyde tedavi seçeneklerine, “kök hücre-stem cell” tedavisinin yaygın kullanımından tutun, klonlamayla elde edilen organlara, hücresel düzeyde etkili nanoteknolojik farmasötiklere kadar pek çok gelişme ardı ardına birbirini takip ediyor. Kök hücre klonlamadan çok öncelere dayanmasına rağmen etik tartışmalardan nasibini aldı. Tedavinin etkisiz olduğu tartışmaları neredeyse kan kanseri tedavisinde yoğun olarak kullanılan kemik iliği tedavisini unutturacak düzeye geldi. Hücrenin bir başka hücreye hatta yenilenme kapasitesi olmayan, çaresiz kaldığımız sinir, kıkırdak, kas gibi gelişmiş hücrelerde oluşan dokulara dönüşmesini sağlamanın etik temelini aramanın zaman kaybı olduğunu düşünüyorum. Genetik tedavilerin, klonlama ve kök hücre tedavilerinin etik temelleri hızla yerleşirken ‘off-shore’ tedavilerden elde edilen yüksek gelirlerin artması kaçınılmaz ve kontrolü imkansız olmuştur.

Klasik hekimlik, klasik bir tıp eğitiminin dışında farklı eğitimleri almış ve mühendislik teknolojilerine hakim eğitimleri kapsamadığı sürece yok olma sürecine girmiştir. Çok önceleri tanrısal asası kırılarak bölüştürülen Asklepion adı anılmaz olmuştur.

Son yıllarda gelişen navigasyon teknolojileri eşliğinde veya değil, endoskopik cihazlar gibi kullanımı fazlaca yetenek gerektiren, öğrenme eğrisi yüksek teknolojileri sadece klasik tıp eğitimi almış hekimlerin eline bırakmak son derece riskli görünüyor. Tamamı iyi bir medikal mühendisin kontrolündeki, ultra modern bir robotla hekimlik yapılmasının daha doğru olacağı düşüncesi yaygınlaşırken duvardaki diplomalarımıza nostaljik bir bakış yapıyorum ister istemez…

İşte tanrısal hekimlik binlerce yıl önce biterken, klasik hekimliğin de sonuna geldiğimiz bu yıllarda endoskopik teknolojilerle Hipokrat’ın beklentilerinin şimdilik yetersiz kaldığı cerrahide, daha az travma yapan minimal invaziv cerrahi tanımlandı. On yıllardır uyguladığımız bu yöntemle sadece cerrahi yara küçültülmüyor, cerrahi travma azaltılıp optik cihazlarla büyütmenin yanı sıra insan gözünün sınırlarının çok ötesinde algılama yeteneği kazanılıyor. Hekimliğin bu can çekişme döneminde dahi gelecekte robotlara iyi bir referans olması açısından bile olsa “minimal invaziv cerrahi” değerli bir gelişmedir.

Minimal invaziv cerrahinin öncülerinden “endoskopi” 1920’li yıllarda torakoskopi uygulayan bir dahiliye uzmanının marifetidir aslında. Zaman içinde oral ve gırtlak endoskopik muayenelerinin sonrasında İkinci Dünya Savaşı’nda gelişmekte olan optik teknolojilere rağmen endoskopik cerrahi, artan brutal savaş cerrahileriyle duraksama yaşamıştır. Ürolojik cerrahinin optik sistemleri endoskopi altında kullanması ile artroskopi kullanıma emekleme ile başlarken, vücut boşluklarının karın, göğüs, kafatası karıncıklarının endoskopileri gecikmeden bunu takip ettiler. 1980 yılına gelindiğinde endoskopik perkutan (cildi delerek) omurga cerrahisi Japonya’da Hijikata ile deneysel çalışmalarını tamamlamış ve Kambin ile Amerika’da güvenlik sınırlarını tanımlamıştı. Lazer enerjisinin intervertebral diskte kullanımı yine bir dahili hekim kardiyoloji uzmanı Daniel Choy ile tanımlanıp uygulandı. Böylece endoskopi ve lazer enerjisi birlikteliği tedavilerde kullanılmaya başlandı. Lazer, kaba cerahi aletlere karşın kullanılmaya çalışılan yetersiz endoskopik aletleri tamamlayan bir enerji olarak cesurca kullanıldı. Ancak dokuda yarattığı olumsuz etkiler kullanımının tecrübeli ellerde daha etkili olacağını göstermiştir.

Perkutan cerrahi hızla gelişirken, omurga kırıklarında sementleme tekniğini ilk uygulayan Fransız Deramond bir nöroradyoloji uzmanı ve cerrah değildi. Minimal invaziv cerrahi bu açıdan girişimsel radyoloji ve invaziv dahili branşların cerrahi arasında kalan boşluğunu doldurdu. Endoskopik ve minimal invaziv cerrahi dahili branşların cerrahi girişimsel tekniklere eğilimleri, Hipokrat kültüne bir çeşit ihanet ya da bir ironi olsa gerek. Gerçekte girişimsel her türlü tedavinin perkutan dahi olsa cerrahi eğitimi almış kişiler tarafından yapılması gereklidir. Girişimsel tedavi yapan hekimin olası bir komplikasyonu yönetecek lüzumlu cerrahi müdahaleye hazır olması girişimin güvenli olması felsefesinin gereğidir.

Minimal invaziv cerrahi, teknolojinin her zaman yeterli olmadığı, sezgisel yeteneğin gerekli olduğu durumlarda hekimliğin tanrısal ve bir o kadar insani vasıflarını gösteren küçük bir tapınaktır. Tüm bilgisayarlarını kapatıp sezgi yeteneğini kullanan Jedi şövalyesi kadar olmasa da, insani vasıfları barındıran hekimi sonsuza kadar kutsayacak bu yaklaşımı, Gandhi’nin insanlığı yok edecek tehlikelerinden “insan sevgisini alt plana itmiş bilim” mottosunu hatırlatarak minimal invaziv cerrahiyi vurguluyorum. Bu açıdan minimal invaziv cerrahininin, sezgi yeteneğini kullanmaya devam eden tanrısal hekim Asklepion’un asasını bir süre daha cerrahların elinde bıraktğını umuyorum.

Tanrısal hekimliği yadsımayalım, ama hekimi tanrı yapmadan insani vasıflarını kullanmasına imkan veren teknolojileri kullanmasını dileyelim…