top of page
  • Tolgay Şatana

Hücresel Yenileme Tedavileri


Ölümsüzlük peşinde koşan Gılgamış, ölümsüzlük otunu ararken karşılaştığı acımasız gerçek ölümün durdurulamayacağıdır. Binlerce yıldır Gılgamış gibi ölümsüzlük peşinde koşan insanlık  halen yılana kaptırdığı şifanın peşindedir. Tıp disiplini ise ironik bir şekilde yılanı sembolleştirir, ölüme neden olan hastalıkları sağılttıkça yücelir. Ampirik tedavilere umut bağlayarak yaşamda kalan insanlık hastalıklara karşı korunurken, öte yanda  yaşlanarak-ölüme  yenilgisi  kaçınılmaz olmuştur.

Çağımız lokman hekimleri ölümü “apoptozis” kavramıyla hücresel düzeyde gelişen  hatta genetik olarak tetiklenmiş kromozomal bir program olarak tanımlamaları yaşlanmanın durdurulması kavramını yaratmıştır. Öyle ya herkesin bir biyolojik saati vardı ki bir anda ölüm emri veriliyordu tüm hücrelere sanki..Bu saati durduran bir ot olmalıydı. Hücre derken, kromozomal yapı detaylandırıldı.  DNA ve ribozomlar kodlar, progenitörler ile saatin peşine düşüldü. Sonuç şimdilik umutsuz. Ancak genetik mühendisliği doğmuştu ki doku mühendisleri de kapıda bekliyorlardı. Ölümsüzlüğün ilacı bulunacaktı.


Genetik bilim ve insan genetik haritasının çıkarılması, klonlama ardı ardına gelen adeta Jules Verne romanlarındaki ütopik hayallerin gerçek olduğuna kitleleri inandırdılar. Öyle ki bilim kurgu senaryolarının neredeyse en çok  ilgi çekenleri; ölümsüzlüğü çağrıştıran ve son bilimsel gelişmelerin inandırıcı ve mümkün olacak sonuçlarını sergileyenler  oldu. Ada filminde kendilerini klonlayan zengin insanların olası etik sayılmayacak senaryolarının kaynaklanğını deneyler 1996 yılında klonlanan bir Dolly isimli koyuna dayanmaktadır.


Insanlığın kendisini kopyalayabilmesi fikri ve hatta bu kopyanın mükemmel olabileceği düşüncesi ölümsüzlüğü ararken yılandan daha korkutuğu bir başka kabusu yaratmıştı.  Hollywood senaryolarında “terminator” ikonu derhal klonlandı, Galaktika’da Saylon’lular ortak zekanın klonları olarak tasarlandı hatta Avatar ile ezoterik bir tanrı dahi yaratıldı. Öyle ki kamuoyunda oluşan kanı ulaşılmaz, pahallı, hayal ürünü ve hatta ahlak dışı tedaviler olmaya başladı. Pek çok ülkede hücresel tedaviler yasaklandı ve sınırlandı.


Gerçekte sağlık alanında yapılanlar pek de ulaşılmaz değildi.  Genetik ve doku mühendisliği hızla gelişmeye devam etti.  IVF (ınvitro fertilizasyon=tüp bebek)  teknolojisi gibi sıradanlaşan çoğul bebeklerde aramızda dolaşan kitleler, kemik iliğinden alınan kök hücre ile hayata dönenler, kardeşinin organı ile yaşayanlar hep aramızdaydılar. Organ bağışları özendiriliyor, organ nakilleri ile hayata dönenler gazetelerin manşetlerinde yer bulmaya devam ediyordu.


Klonlama ölümsüzlük otunun yerine geçemeden yasaklanınca otu kaptıran Gılgamış için bir başka umut belirdi; “kök hücre”..ama onlar da kamuoyunda tartışma yaratacak ampirik tedavilere başlayarak çok ciddi dirençle karşılaştılar. Zira tedavi başarısı düşüktü, hücreler davranışının nasıl olacağı tahmin edilemiyor, kanser ile ilişkilendirilebiliyor ve başarısızlık acımasızca eleştiriliyordu. Haklarında soruşturma açılanlar, meslekten atılanlar oldu.


Bugün klonlama yasal olarak mümkün değildir. Kök hücrenin kullanımı pek çok ülkede sınırlanmış ya da yasaklanmıştır. Ancak doku  üretimi yaparak etik sınırlar zorlanmadan tedavi yapılabilmektedir.


Doku üretimi otolog olabildiği gibi allojenik kaynaklı olabilir. Temel prensip canlı hücrelerin, orjinal dokunun özelliklerine benzer ya da aynı olması, konakçının ilgili dokusuna ya da hayatta kalabileceği bir ortamda vücuduna yerleştirilmesidir. Kişinin kendi dokusu üretilerek kendisine uygulandığından etik kurallar sınırında tıbbi tedavilerde rahatlıkla uygulanabilmektedir.


Hücre kaynağı kök hücre olabilir. Ancak kök hücreden geliştirilecek kas, kıkırdak, sinir ya da herhangi bir dokuya farklılaştırma işlemi oldukça pahallı ve uzun bir süreçtir. Farlılaşmasını tamamlamış sinir ve kas dokusunu oluşturan hücreler için pluripotent (çok yönlü farklılaşabilen) hücre kaynakları kullanılabilmektedir. Bu tür hücreler kemik iliğinde yaşlandıkça giderek azalmakta ve zenginleştirilmesi oldukça zor olmaktadır. Pluripotent kök hücrenin en zengin kaynağı kordon kanı ve plasentanın embiriyonel tarafından alınan kanda mevcuttur. Bu hücrelerin alınması ve saklanması bu açıdan çok önemlidir.


Farklılaşmasını tamamlayan (Kas ve sinir hücreleri) hücreler bölünerek çoğalamaz ve zarar gördüklerinde vücut tarafından yenilenemezler. Farklılaşmasını kısmen tamamlamış ancak başka hücreye dönüşme yeteneği olan hücrelerden kıkırdak üretimi ve yenilenmesi vücut tarafından kısmen yapılabilmesinin önündeki engel farklı matriks yapılarında hareketsiz kalmalarından kaynaklanır. Kemik, fibroz doku ve epitel hücrelerinin hızla kendisini yenileme kabiliyetine sahip olması ölümsüzlük için bir umut olabilir. Epitel denilince akla sadece deri ve organ yüzeyleri gelmemelidir. Son derece farklılaşmış çoğalma yeteneği olan ancak vücut içinde çoğaltılamayan hormon ve enzim sağlayan bezler de epitel hücreleri ile aynı kökenlidir. Söz gelimi pankreas  adacık hücreleri, yokluğunda parkinson oluşumuna rol oynayan dopamin salgılayan hücreler, böbrek üstü bezleri epitel hücreleri gibi ektodermal kökenlidir. Bugün doku mühendisliği bu hücreleri farklılaştırıp kök hücreden üretmeye ya da doğrudan çoğaltmanın yollarını aramaktadır.


Kas-iskelet sisteminde kas dışında nisbeten sorunlu doku kıkırdak dokusudur. Kıkırdak hücresinin çoğaltılabilmesi adeta hapis edildiği lakunalardan çıkartılması ve yeniden beslenebileceği bir ortama konması ile mümkün olabilmektedir. Üretilmek istenen kıkırdak yapısına göre uygun matriks yapısı sağlandığında ise kullanıma hazır bir kıkırdak dokusu olacaktır.


Kıkırdak dokusunun üretileceği kaynak hücre (kulak, eklem yüzeyi) donör sahadan alındıktan sonra üretime geçilir. Uygun besi yeri aynı zamanda aktarılacak doku olacağından matriks dokunun karakterini verecektir. Kıkırdak çeşidine göre üretilen doku vücut içinde yeniden şekillenme sürecinde canlılığını koruyabilmesi için olabildiğince aktarıldığı dokunun karakterini taşımalıdır. Aksi durumda hücreler yeniden şekillenme sırasında ortadan kaldırılabilir ve yerlerini  “joker” diyebileceğimiz fonkisyonu olamayan fibroz dokulara bırakabilir. Doku mühendisliğinin üzerinde durduğu en önemli konulardan biri “biyouyumluluk” olması bu yüzdendir.


Pekiyi, dokunuzu ürettik, herşey hazır ve size uygulayabilir miyiz? Bu sorunun cevabı “konakçının uygunluğu” kavramını ortaya çıkaracaktır. Bu durumda biyolojik saatiniz yeni dokuyu vücudunuza uyumlayacak zamanlarda olmalıdır. Aktarılan genç hücreler, etraflarını saran metabolizması düşmüş yaşlı hücrelerin yanında yaşamlarını sürdüremezler. Doku aktarımı yapılacak bölgede biyolojik olarak aktif ve yüksek metabolizmayı kaldıracak düzeyde olmalıdır. İşte bu düzeyde yılan klinisyenin ellerindedir. Konakçının hücresel tedaviye uygun olmasını sağlamak belki hücre üretmekten daha zor mücadeleyi gerektirecektir.


Teknolojik gelişmeler, doku mühendisliği gelecekte pek çok gelişimleri beraberinde getirecektir. Ölümsüzlük otunu mutlaka bulacağız ve hatta bulduk ama önemli olan onu yılana kaptırmadan nasıl kullanacağımızı bilmektir.

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör
bottom of page